Nasilbulundu.net

Site 1. rengi

Site 2. rengi

Topbar rengi

Menü ikon

Menü hover

Menü arama

Footer rengi

Tasarım

Psikoloji Nedir? Nasıl Bulundu?

20.03.2021
180
Psikoloji Nedir? Nasıl Bulundu?

Bilinçsel olarak bir süreç içerisinde gelişen ve eylemlerin bilimsel çalışmalarını konu edinen uygulamalı ve akademik bir bilim dalı olarak nitelendirdiğimiz psikoloji için psikoloji nasıl bulundu? sorusu sık sık merak edilen konular arasında yerini almaktadır. Kafanızda yer alan soru işaretlerini bir nebze olsun cevaba kavuşturmak adına bu makaleyi hazırladık. Psikolojinin tarihi geçmişini gelin hep birlikte inceleyelim.

Psikoloji bilimi, 19. yüzyılda bilimsel bir disiplin olarak ortaya çıkmış olmakla beraber köken olarak eski felsefeye kadar uzanmaktadır. Tarih boyunca birçok kültür kalbin, aklın, ruhun, ve beynin doğası üzerine spekülasyon yapmıştır. Davranışa ve zihne olan felsefi ilgi, Mısır, Yunanistan, Çin ve Hindistan’ın eski medeniyetlerine kadar uzanır. Psikoloji, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde bağımsız ve bilimsel bir disiplin olarak geliştiği 1800’lerin ortalarına kadar büyük ölçüde bir felsefi bir alan dalı olarak kabul edilmiştir. Bu felsefi kökler, psikoloji bilimimin gelişmesinde büyük rol oynamıştır.

Psikoloji’nin Tarihsel Gelişimi

Erken Felsefe

Yaklaşık MÖ 600 ile 300 yılları arasında, Yunan filozofları şu anda psikoloji olarak kabul ettiğimiz şeyle ilgili çok çeşitli konuları araştırma gerçekleştirmişlerdir. Sokrates ve takipçileri Platon ve Aristo, zevk, acı, bilgi, motivasyon ve rasyonellik gibi konular hakkında makaleler yazmışlardır. İnsan özelliklerinin doğuştan mı yoksa bugün psikolojide tartışma konusu olmaya devam eden deneyimin ürünü mü olduğu hakkında teori geliştirmişler. Ayrıca, hem Sokrates hem de Platon’un bu tür hastalıkların kökü olarak psikolojik güçlere odaklandığı akıl hastalığının kökenini de değerlendirdikleri bilinmektedir.

17. yüzyıl

1600’lerde bir Fransız matematikçi ve Filozof olan René Descartes, bedenin ve zihnin ayrı varlıklar olduğunu teorileştirdi. Bu da Dualizm olarak bilinen bir kavramdı. Düalizme göre, beden bilimsel olarak ölçülebilen davranışa sahip fiziksel bir varlıktır. Zihin ise maddi dünyayı aştığı için ölçülemeyen manevi bir varlıktır. Descartes, ikisinin yalnızca beynin tabanındaki epifiz bezi adı verilen küçük bir yapı aracılığıyla etkileşime girdiğine inanmaktaydı.

Thomas Hobbes ve John Locke, düalizm kavramına katılmayan 17. yüzyıl İngiliz filozoflarıydı. Tüm insan deneyimlerinin beyin ve sinir sisteminde meydana gelen fiziksel süreçler olduğunu savundular. Bu nedenle, argümanları, duyumların, görüntülerin, düşüncelerin ve duyguların tümünün geçerli çalışma konuları olduğuydu. Bu görüş, zihnin ve bedenin bir ve aynı olduğunu kabul ettiğinden, daha sonra monizm olarak kabul gördü. Günümüzde çoğu psikolog katı bir dualist pozisyonu reddediyor. Yıllarca süren araştırmalar, insan deneyiminin fiziksel ve zihinsel yönlerinin derinlemesine iç içe geçtiğini gösteriyor. Psikonöroimmünoloji ve davranışsal tıp alanları, açıkça bu ara bağlantıya odaklanmaktadır.

Bağımsız Bir Disiplin Olarak Psikoloji

Psikoloji” teriminin ilk kullanımı genellikle “Psychologia Hoc Est de Hominis Perfectione Anima Ortu” kitabını 1590’da yayınlayan Alman skolastik filozof Rudolf Göckel’e atfedilmektedir. Ancak, bu terimin daha önceden bir başka kitapda kullanıldığı bilinmektedir. Hırvat hümanist Marko Marulić’in Latince tezi olan “Psichiologia de Ratione Animae Humanae” adlı kitabının başlığında yazmaktadır. Alman idealist Filozof Christian Wolff, “Psychologia empirica ve Psychologia rationalis” (1732-1734) adlı eserinde terimi kullanana kadar bu terim popüler kullanıma henüz girmemişti. İngiltere’de “psikoloji” terimi, 19. yüzyılın ortalarında “zihinsel felsefe” nin yerini alarak popüler hale gelmişti.

Wilhelm Wundt

19. yüzyılın sonları, psikolojinin bilimsel bir girişim olarak başlangıcına işaret ediyordu. Öz bilinçli bir deneysel çalışma alanı olarak psikoloji; Alman bilim adamı Wilhelm Wundt’un Leipzig’de yalnızca psikolojik araştırmalara adanmış ilk laboratuvarı kurmasıyla 1879’da başlamıştır. Genellikle psikolojinin babası olarak kabul edilen Wundt, kendisinden bir psikolog olarak bahseden ilk kişiydi. Psikoloji üzerine ilk ders kitabı olan “Fizyolojik Psikoloji Prensiplerini” yazdı .

Wundt, bilinçli düşüncelerin incelenmesinin zihni anlamanın anahtarı olacağına inanmaktaydı. Zihin araştırmalarına yaklaşımı, modern psikolojik deneylerin temelini atarak sistematik ve titiz bir gözlemi temel alması bakımından çığır açıcıydı. Dikkat süresi, tepki süresi, vizyon, duygu ve zaman algısı gibi konuları sistematik olarak inceledi. Wundt’un birincil araştırma yöntemi, insanları uyaranlara tepki verirken bilinçli deneyimlerine konsantre olmaları ; bunları rapor etmeleri için eğitmeyi içeren “iç gözlem” idi. Bu yaklaşım günümüzde hala modern sinir bilim araştırmalarında kullanılmaktadır. Ancak birçok bilim adamı, nesnellikten yoksun olduğu için iç gözlemin kullanılmasını eleştirmektedir.

Yapısalcılık

İngiliz profesörü ve Wundt bünyesinde bir öğrenci olan Edward B. Titchener, Wundt’un fikirlerini genişletip, bunları yapısalcılık teorisini bulmak için kullanmıştır. Bu teori zihni temelde yatan farklı parçaların toplamı olarak anlamaya çalışıldı ve üç şeye odaklandı.

  • Bilincin bireysel unsurları
  • Unsurların nasıl daha karmaşık deneyimler halinde düzenlendiği
  • Zihinsel fenomenlerin fiziksel olaylarla nasıl ilişkili olduğu.

Titchener, zihnin yapılarını, doğanın unsurlarının periyodik tabloda sınıflandırılmasına çok benzer şekilde sınıflandırmaya çalıştı. Bu durum, araştırmacıların kendi zamanında kimya alanında büyük ilerlemeler kaydettiği göz önüne alındığında; hiçte şaşırtıcı değil. Zihnin temel bileşenleri tanımlanıp kategorize edilebilirse, zihinsel süreçlerin yapısının ve daha yüksek düşüncenin belirlenebileceğine inanmaktaydı. Wundt gibi, Titchener, bilincin farklı bileşenlerini belirlemeye çalışmak için iç gözlemi kullanmıştır. Bununla birlikte metodu, introspektif bir analizin raporlanması için çok katı kurallar kullanılmıştır.

Yapısalcılık, ilgi konusu olan bilinçli deneyim kontrollü deneylerle kolayca incelenemediği için eleştiri konusu oldu. Titchener’ın katı kurallarına rağmen, iç gözleme olan bağımlılığı, güvenilirlik eksikliği nedeniyle eleştirilmişti. Eleştirmenler, kendi kendini analizin mümkün olmadığını ve iç gözlemin konuya bağlı olarak farklı sonuçlar verebileceğini savunmuştur.

İşlevselcilik

Yapısalcılık bilimsel yöntemin incelenmesinden sağ çıkmaya çalışırken, zihni incelemeye yönelik yeni yaklaşımlar aranmıştır. 19. yüzyılın sonlarında William James tarafından kurulan işlevselcilik önemli bir alternatifti. Yapısalcılığın zihnin anatomisi ile ilgisi üzerine inşa edilen işlevselcilik; zihnin işlevleriyle daha fazla ilgilenmeye ve daha sonra davranışçılığa yol açtı.

İşlevselcilik, zihinsel yaşamı ve davranışı kişinin çevresine aktif adaptasyon açısından ele alır.  James’in psikolojiye yaklaşımı zihnin bileşimi ile az ilgiliydi. Daha çok zihnin değişen durumlara ve ortamlara uyum sağlama yollarını incelemekle ilgiliydi. İşlevselcilikte, beynin, bir bilgi işlemcisi olarak hareket ederek taşıyıcısının; hayatta kalma şansını iyileştirmek amacıyla geliştiğine inanılmaktadır. Rolü, esasen bilgisayarın yaptığı gibi işlevleri yerine getirmektir.

Yapısalcılık ve İşlevselcilik 

Yapısalcılık ve işlevselliğin temelleri birbiriyle çelişir. Yapısalcılığın iç gözleme dayanması sonunda bilim dışı olduğu kanıtlanmıştır.  İşlevselciliğin, davranışların ve zihinsel süreçlerin uyarlanabilir işlevlerinin bilimsel çalışmasına yaptığı vurgu; psikoloji çalışmasını bir bilim olarak ilerletilmiştir. Zaman içerisinde psikoloji bilimi üzerinde çalışan ve hastaların tedavisinde görev alan kişilere de psikolog denilmiştir.

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

Copyright © 2020 Tüm Hakları Saklıdır. Seo hizmeti